Vut sayfasına hoş geldiniz! “İslam ahlaki temelleri nelerdir” hakkında hazırladığımız bu özel içeriğin tadını çıkarın.
Bir Akşam ve İçimdeki Çatışma
Daha Fazlası İçin: İnternet kimin kontrolünde ?
Kayseri’de kış her zaman biraz sert gelir bana. Soğuk, insanın yüzüne sadece hava olarak değil, sanki düşüncelerinin arasına da girer. O akşam da öyleydi. Terminalden eve dönerken otobüsün camına buğu yapışmıştı, dışarısı silik bir dünya gibiydi. İçeride ise benim iç sesim hiç susmuyordu.
Gün boyunca yaşadığım bir olay zihnimde dönüp duruyordu. Küçük bir şey gibi görünüyordu aslında ama içimde büyüyordu. Bir arkadaşım, iş yerinde yapılan bir hatayı benim üzerime yıkmaya çalışmıştı. Patron fark etmemişti bile. Bir anlık sessizlik, bir bakış… “Söylesem mi, susup geçsem mi?” sorusu o gün zihnimi kemirmişti. Söylemedim.
Ama eve dönerken o suskunluğun ağırlığı omuzlarıma çökmüştü. İçimde bir hayal kırıklığı vardı; en çok da kendime karşı. Çünkü ben, her zaman “doğru olanı yaparım” diye düşünen biriydim. Ama o gün yapmamıştım.
İslam Ahlaki Temelleri Nelerdir? diye kendime sorduğum gece
O gece odamda ışığı kapattım ama uyuyamadım. Defterimi açtım. Günlük tutmak benim için bir kaçış değil, kendimle yüzleşme biçimi. Sayfaya tek bir cümle yazdım:
“İslam ahlaki temelleri nelerdir, ben neden bugün onları unuttum?”
Kalem elimde ağırlaştı. Çünkü aslında cevaplar biliyordum. Çocukluktan beri duyduğum şeylerdi: doğruluk, adalet, sabır, merhamet, emanet bilinci… Ama bilgi başka, yaşamak bambaşka bir şeymiş.
O an içimde garip bir şey oldu. Sanki kendimle konuşmaya başladım. Bir yanım “Boşver, büyütme” diyordu. Diğer yanım ise sessiz ama çok netti: “Bu sadece bir iş meselesi değil, karakter meselesi.”
Sıdk (Doğruluk) ile yüzleşmem
Sıdk, yani doğruluk… Kelime olarak basit geliyor ama hayatın içine girince ağırlığı artıyor.
O gün iş yerinde hatayı benim üstüme yıkan arkadaşım aslında benden özür dileyecek gibi olmuştu ama fırsat bulamamıştı. Ben de susmuştum. Çünkü işimi kaybetmekten korktum. Bunu kendime itiraf etmek bile zor.
Ama defterde yazdıkça fark ettim: doğruluk sadece başkasına karşı değil, kendine karşı da bir şeymiş. Ben o gün sadece patrona değil, kendime de dürüst davranmamıştım.
İçimde bir sıkışma hissettim. Sanki göğsümde bir taş vardı. “Ben bu muyum?” diye sordum kendime. Cevap vermek istemedim.
Ama sonra çocukluğum geldi aklıma. Dedemin Kayseri’de eski bir cami avlusunda bana söylediği bir söz:
“Doğruyu söyleyen kaybetmez, sadece zaman bazen gecikir.”
O an gözlerim doldu. Çünkü ben o gün sadece susmamıştım; biraz da kendimden uzaklaşmıştım.
Emanet ve güven duygusu
Ertesi gün işe giderken içimde başka bir ağırlık vardı. Emanet kavramı aklımdan çıkmıyordu. Çünkü İslam ahlakında emanet sadece para ya da eşya değil; güven, sorumluluk, insan ilişkisi demekti.
Ben o gün bir anlamda bana emanet edilen “güveni” de taşımıştım. Ama onu korumamış gibi hissediyordum.
Ofiste her şey normal görünüyordu. Kahveler, bilgisayar sesleri, sıradan konuşmalar… Ama benim içimde fırtına vardı. Arkadaşım bana bakıp gülümsediğinde bile içimde bir şey kıpırdadı. Ne tam öfke ne tam kırgınlık… daha çok bir hayal kırıklığı.
Öğle arasında dışarı çıktım. Kayseri’nin soğuğu yüzüme çarparken düşündüm: “İnsan güveni bu kadar kolay mı zedeler?”
Ama sonra başka bir şey geldi aklıma: Belki de ben o güveni tamamen kaybetmemiştim, sadece sınanıyordum.
Adaletin küçük bir tartışmada ortaya çıkışı
Akşamüstü patron küçük bir toplantı yaptı. Aynı konu açılacak gibi oldu. Kalbim hızlandı. Konuşsam mı konuşmasam mı arasında gidip geldim.
Arkadaşım göz ucuyla bana baktı. O bakışta hem korku hem de bekleyiş vardı.
Tam o anda içimde bir şey kırıldı. Sessizliğin ağırlığı artık taşınamaz hale gelmişti.
Konuşmadım büyük bir cümleyle. Sadece şunu söyledim:
“O gün hatanın nasıl olduğunu hatırlıyorum, tamamen benimle ilgili değildi.”
Cümle basitti. Ama içimde yıllardır birikmiş bir yükü hafifletti.
Adalet o an büyük bir mahkeme gibi değil, küçük bir doğruluk cümlesi gibi ortaya çıktı.
Patron durdu, baktı. Konu büyümedi. Arkadaşım daha sonra yanıma gelip sessizce “Teşekkür ederim” dedi.
O an içimde garip bir sıcaklık oluştu. İlk kez o gün doğru bir şey yaptığımı hissettim.
Sabır ve merhametin ağırlığı
Ama her şey burada bitmedi. İçimdeki çatışma devam ediyordu. Çünkü doğruyu söylemek iyi hissettirse de geçmişteki suskunluğum hâlâ oradaydı.
O gün eve dönerken sabır kavramını düşündüm. Sabır sadece beklemek değilmiş; insanın kendi içindeki fırtınayı yönetebilmesiymiş.
Otobüste camdan dışarı bakarken Kayseri’nin ışıkları titriyordu. İçimdeki duygular da öyleydi: kırık, ama tamamen dağılmamış.
Merhamet ise en zor olanıydı. Kendime karşı merhamet duymayı öğrenememiştim. Kendimi sürekli yargılıyordum.
Defterimi açtım yine:
“Belki de hata yapmak insan olmanın bir parçası. Ama bunu görmezden gelmek değil, yüzleşmek gerekiyor.”
Bu cümleyi yazarken içimde küçük bir rahatlama hissettim. İlk kez kendime çok sert davranmadığımı fark ettim.
Vut ekibi olarak “İslam ahlaki temelleri nelerdir” hakkındaki bu içeriğin sizler için değerli olduğunu umuyoruz. Görüşmek üzere!
Erciyes’in sessizliğinde değişim
Bir hafta sonu Erciyes’in eteklerine çıktım. Kar sessizdi. Her şey yavaşlamış gibiydi. Şehrin gürültüsü aşağıda kalmıştı.
Orada yürürken düşündüm: İslam ahlaki temelleri nelerdir sorusu aslında sadece kitaplarda değil, insanın kendi içinde cevap buluyormuş.
Sıdk, adalet, sabır, merhamet… bunlar birer kavram değil, yaşandıkça anlam kazanan şeylermiş.
Bir banka oturdum. Nefesim buhar olup yükseliyordu. İçimdeki o ağır his artık daha hafifti ama tamamen gitmemişti. Belki de gitmemeliydi.
Çünkü insan bazen hatalarını hatırladığı sürece daha dikkatli olur.
Son iç monolog
O gün kendime şunu söyledim:
“Ben mükemmel değilim. Ama doğruyu aramayı bırakmak istemiyorum.”
İçimde ne büyük bir zafer duygusu vardı ne de tamamen kaybolmuş bir pişmanlık. Daha çok, ikisinin arasında bir yerde duran gerçeklik vardı.
Kayseri’nin soğuğu yüzüme vururken içimde garip bir huzur oluştu. Belki de büyümek böyle bir şeydi: hatayı görmek, yüzleşmek ve yine de devam edebilmek.
Defterimi kapattım. Ama içimdeki defter kapanmadı.